Mart 15, 2009

Başarısız bir deney!




Günlük hayatımızda birçoğumuz bize biçilen ya da kendimizin seçtiği roller içerisinde sıkışıp kalmış durumdayız. Tanım olma durumuna gönderme yapan bu roller, kendi gerçekliğimize dair bir ‘kapatma’dır. Biz sıradan insanların söz konusu rolü içselleştirdiğimizde rolün içeriğinin gerektiği şekilde davranmamız ya da tutum geliştirmemiz şaşırtıcı değildir. Böylece birkaç soru sorabiliriz kendimize; içinde yaşadığımız dünyada kişi kendini nerde ve nasıl konumlandırıyor? Ya da konumlandırılıyor? Özgür iradesiyle hareket eden ve kendini ve geleceğini tayin eden bir bireyden bahsedebilir miyiz? Yoksa o kendi geleceğimizi tayin ettiğimizi sandığımız anda, edilgin bir birey olarak bize biçilen rolle hareket edip, hiyerarşik düzlemde bizim için tayin edilen koşuların yarattığı dünyamızda mı yaşıyoruz? Bu sorular tabiî ki birçok bilimsel çalışmanın dayanağı oluşturmaktadır. Bunlar arasında özellikle Milgram’ın ve Zimbardo’nun yaptığı deneyler son derece önemlidir.

Milgram'ı, insan psikolojisi üzerindeki otorite etkisini ölçmeye yönelik bir deney yapmaya yönelten olay, Nazi Almanyası savaş suçlusu Adolf Eichmann'ın yargılanıp asılması olmuştu. Milgram, Eichmann’ın bir cani değil de, sadece kendisine verilen emirleri yerine getiren bir asker olabileceği konusunu sorgulamaya yönelmişti. 'İnsanlar kendilerine bu tür emirler verildiğinde ne tür tepkiler verirler?' 'İtaat mi ederler, yoksa karşı mı çıkarlar?', Hangi noktadan sonra itaat etmeyi bırakıp karşı çıkarlar?' Milgram, 1961 yılında Yale Üniversitesi'nde yaptığı deneyde de bu soruların yanıtlarını aramıştır Milgram Deneyi, farklı yaş ve meslek gruplarından insanların katılımıyla gerçekleştirilmiştir Deneklere, öğretmen ve öğrenci olmak üzere iki gruba ayrılmış ve deneyin 'cezanın öğrenme üzerindeki etkisi'ni ölçeceği söylenmiştir. Buna göre, denek öğretmen ve denek öğrenci, birbirlerini göremeyecekleri, ama teknik cihazlar vasıtasıyla sesli iletişim kurabilecekleri iki farklı odaya alınacaktı. Denek öğretmen, kendisiyle aynı odada bulunacak olan bir uzmanın yönetiminde denek öğrenciye sorular soracak, yanlış cevap alması durumunda da, diğer odada elektrik kablosuna bağlı olan denek öğrenciye 15 volt gücünde elektrik verecekti. Dahası, denek öğretmen aldığı her yanlış cevapta voltajı 30 volt kadar artıracaktı. Ancak sadece öğretmen olan denek gerçekti, denek öğrenci olarak tanıtılan kişi deney ekibindendir. Milgram böylelikle, sıradan, ortalama insanların, bir otoritenin güdümüne girdiklerinde başka insanlara ne kadar zarar verebilecekleri konusunda bir fikir elde etmeyi amaçlamıştı. Deney sonucunda öğretmenlerin %62'si, 450 voltluk üst sınıra kadar öğrencilere elektrik verdiler. Deneklerin çoğunun bunu yapmaktan rahatsızlık duydukları ve hatta deneyden sonra bunu yapabildiklerine inanamadıklarını ifade ettikleri gözlense de, bu durum, sadist olmayan, rasgele seçilmiş sıradan insanların, kendilerine hiçbir fiziksel zorlama yapılmadığı halde, tamamen masum olan başkalarına çok yüksek dozda elektrik verdikleri gerçeğini gözler önüne koydu.

Milgram’ın deneyini, sosyal uyum ya da itaat başlığı altında değerlendirdiğimizde, bu durum insanın eğer temelde iyiyse kötülüğe nasıl yenildiğini ortaya koymaktır. İnsanı kötülüğe yönelten şeyin herhangi bir otoriteden gelen emirle ya da istekle nasıl şekillendiğine dikkat çekerek yapılan bu deneyde de; otorite bir komutan, bir öğretmen, hapishane müdürü, deney yöneticisi hatta midemiz de olabilir. Savaş alanında karşı cepheden birini öldürmek en nihayetinde kendinden bir üst noktadan gelen emre uymadır. Aksi taktirde yok olan kendisi olacaktır. Ya da dört tane kedi yavrusundan üçünün bir araya gelip dördüncü kardeşlerini yemeleri de midelerinden gelen otoriteye bir uymadır; varolmak yaşamını sürdürebilmek bu şekilde mümkün olacaktır. Lacan açısından değerlendirdiğimizde de; insanın kültürel sisteme dahil olması, özne olma durumu başından imkansızlaştırır. Bu imkânsızlık içinde yine simgesel sistemin tayin ettiği bir anlam insanı zorladığımızda itaat etme eğilimi gündeme gelir. Buradaki anlama zorlanma olumlu ya da olumsuz bir duruma gönderme yapabilir. Eksik olan durumundan kurtulmaya yönelik sürekli bir çaba içinde olan insan “özne” durumuna geçmek için bulunduğu koşullar içerisinde her yolu deneyecektir.

Yıl 1971, sosyolog Zimbardo tarafından Stanford üniversitesinde yapay bir hapisane ortamı inşa edildi. Gazete ilanıyla yüksek bir ücret karşılığı toplanan (25 yaşındaki 20 üniversite öğrencisi) denekler bu yapay bir hapishane ortamına konuldular. Denekler kişilik özelliklerine bakılmaksızın rast gele bir şekilde mahkûmlar ve gardiyanlar olarak ikiye ayrıldı. Deneyin amacı şartlı öğrenme ve sosyal uyma davranışını gözlemlemekti. Ayrıca otoriteye sahip olma ve otorite karşısında itaat- özdeşleşme- benimseme davranışları da deney için son derece önemli inceleme konularıydı. Deney süresi 14 gün olarak kararlaştırılmasına rağmen deney 6. gününde durduruldu. Çünkü özellikle 36. saatten sonra gardiyan olarak kullanılan denekler rollerini aşırı şekilde benimsemiş ve mahkûm deneklere birtakım fiziksel ve psikolojik şiddet (saatlerce şınav çekmeye zorladılar; tuvalete gitmelerini yasaklama ve ihtiyaçlarını lazımlığa gidermek zorunda bırakma, çıplak elle tuvalet temizliği yaptırma, yataklara el koyarak mahkûmları betonda uyumak zorunda bırakma…)uygulamaya başlamıştı. Gardiyanlar açısından süreç böle işlerken; mahkûmlarda tersi bir durum oluşmuş ve bunun bir deney olduğunu bilmelerine rağmen çoğunda panik atak, sinir krizleri gibi durumlar ortaya çıkmıştı. Kısacası yapay hapisanenin bir süre sonra gerçekten bir cezaevine dönüşmüş bunun üzerine deney durdurulmuştu. Zimbardo’nun deneyini sosyal kabul ya da uyum açısından değerlendirdiğimizde Lacan’ın tabiriyle insanın eksik dünyasıyla karşılaşıyoruz.

Kültürel sistem içinde insan kendini konumlandırdığında belli kabulleri içselleştirmeyi de göze alacaktır. Aslında vorolmanın kaçınılmaz bir süreci bu. İnsanın doğal durumundan simgesel(kültürel) düzene geçişinde bu hem söz konusu sistemde kendini yaratmasının bir ön koşuşuyken, hem de doğal olan sürecine geri dönmeyi imkânsızlaştırmaktadır. Yani bizler, bizlerin kültürel düzenekte kendimizi yaratmaya ya da var olma durumunu en azından kendimize ispatlaya çalışırken doğal olan yapımızdan geri dönülmez bir şekilde uzaklaşmaktayız. Zimbardo’nun deneyindeki grubun ya da rol kavramının kişinin eylemlerindeki etkisi de buradan kaynaklanmaktadır. İnsanın önündeki gerçeği bile değillemeye götüren bu etki aslında kültürel sistemi içselleştirmeye ve onun kabullerine kendi hayatında yaşamasal bir yer verme çabasından başka bir şey değildir. Toplumsallaşma ve sosyal uyum, kişi üzerindeki otoritedir. Lacan üzerinden okursak bu otoriteye uyum, dile gelen insanın için ben durumuna geçemeyeceği gerçeğiyle yüzleşmesinin sonucunda ortaya çıkmaktadır. Mahkûm ve gardiyan rolü denekler için bu onların varlık alanına dair bir sınırlandırmadır. Tanım ya da rol içine sıkıştırılan kişinin bulunduğu bu durum, bir kapatmadır Başka bir şey olmasının önüne engel konulmuştur. Deneğin, deney yöneticisinin ciddi bir dille olmasa da direktiflerine gösterdiği uyum, Lacancı bir dille söylersek; varlığı anlama zorlamaya dair bir çabadır.

Sıradan, normal ya da sağlıklı olarak tanımlanarak seçilmiş bu kişilerin otorite karşısındaki uyum göstermeleri gerçek hayatta karşılaştığımız örneklerle uyum göstermeleri kadar şaşırtıcı değildir. Uyumlu olma, durumu özne olmayan insanın, yasa koyucu, otorite tarafından belirleniminin ardında olan şey, öznenin eksik doğasını tamamlama girişimidir. Bu tamamla işleminin neliğini ve niteliğini belirleyen de koşullardır. Bu nedenle insan doğasına dair yapacağımız tartışmada insanın eylemlerini belirleyen koşullar üzerinden olmalıdır. Koşullar belli koşullar içinde sıkışmış insanın yaptığı ya da yapacağı eylemler hakkında bize ön bilgi verebilir. Bu uyaran-tepki ikilisinin ya da öğrenmelerin kişi üzerindeki etkisine yönelik bir açılım yaratmaktadır ama insan doğası sadece buna indirgenmemelidir.

Das Experiment Alman yönetmen Oliver Hirschbiegel'in "Das Experiment (Deney)" filmi, Stanford hapisane deneyinin sinemaya başarısız bir şekilde uyarlanmasıdır. Elbette ki bir kitabı ya da gerçek bir olayı sinemaya uyarladığımızda özellikle kurgusal eksiklikler ya da hatalar olmaktadır. Ama Das Experiment bu anlamda tam bir hayal kırıklığıdır. Şiddet sahnelerindeki gerçekçilik ve mekân haricinde esinlenilen kaynakta tam olarak dayanak bulamayacak yanlışlarla dolu… Filmde Hapisane ortamında grup davranışını ölçmek amacıyla gazete ilanıyla seçilen ( deney sonunda 4000 mark kazanacaklardır) sıradan ve herhangi bir sadist eğilimi olmayan denekler bir dizi fiziksel testten geçtikten sonra 8’i gardiyan 12’si mahkûm olmak üzere ikiye ayrılır. Kahramanımız Tarek’te (Moritz Bleibtreu) mahkûm deneklerden biridir. Deneye katılma nedeni gazetecilik mesleğine dönmektir ve tek yapması gereken deney görüntülerini eski patronuna vermek olacaktır. Bu nedenle Tarek sürekli olarak ilgi çekecek görüntü ve kareleri yakalamanın peşindedir. Biraz oyun biraz iş olarak gördüğü bu ortam gardiyanların ve mahkûmların rollerini fazlasıyla içselleştirmeleri sonucunda deney kontrolden çıkar ve tam bir vahşetle sonuçlanır. Filmde öncelikle gardiyan ve mahkûm ayrımın rasgele yapılmaması filme ilerledikçe gardiyanlarda meydana gelen dönüşüm “ gardiyanlar ve mahkûmlar olarak ayrılan denekler tam tersi bir rol dağılımı yapılsaydı deney yine 6. günde durdurulurdu” şeklindeki bir çıkarımı varmamızı zorlaştırır.

Sıradan olarak tanımlanan denekler için deney ortamı gündelik hayatlarında ya da geçmişlerinde yaşadıkları engelleme, aşağılama, eksiklik, düşkünlük gibi durumlarıyla yüzleştikleri ya da tatmin edilmeyi bekleyen dürtülerin giderileceği bir yer halini alıyor. Buradan 2 sonuç çıkar ya biz sıradan insanlar sadece uygun koşullar ve imkânlar sahip olamadığımız için şu anda bir katil, bir hırsız, bir işkenceci değiliz. İçinde yaşadığımız kültürel sistem, içimizdeki şeytanı uyutmak zorunda bırakıyor bizi. Ya da yukarda da söylediğim gibi seçilen deneklerin gibi daha önceki yaşantılarındaki olumsuz olayların birikmesi ve bastırılması sonucunda ortaya çıkan bir davranış türümü şiddet. Film tabi 2. görüşten yana bu da filmin esinlenildiği kaynaktan ziyade yönetmenin düşüncesi… Ya da üzerinde çalıştığı konuyu tam olarak anlamamış diyebiliyorum ancak… Mahkûmlar arasında da başta gelen dayanışmanın ardında yaşana bir iki olumsuz olay karşısında koşulsuz itaat ettiklerine şahit oluyoruz. Para kazanma isteğiyle de olsa başlardaki bu kabullenme bir süre sonra yaşadıkları sinir krizleriyle de birleşince bir çeşit çaresizlik içinde görüyoruz. Ama burada özellikle mahkûmlar (Tarek hariç) geçirdikleri psikolojik dönüşüm filmde tam olarak işlenmemiş. Çünkü biz Tarek dışında diğer mahkûmların ne yaşadığını (zorla süt içirme hariç) bilmiyoruz. 69 Nolu mahkûmun bile neden çırılçıplak soyundurulup “yumuşak” diye yaftalandığı hakkında hiçbir bilgimiz yok. Tarek ve gardiyanlar arasında geçen rekabet ve yaftalamalar bir etki-tepkiden ibaret. Tarek’in kışkırtmaları sonucunda dayanamayan gardiyanların elindeki gücü kullanmaları ve zamanla bundan haz almaları gibi bir sonucu bile bu kadar kurgusal boşluktan çıkarabiliriz. Ayrıca Tarek bir kaza sonucunda tanıştığı genç kadınla yaşadığı romantizm yüklü sahneler filme sonradan eklenmiş gibi. Tarek in yapay hücresinde telepatik bir şekilde kadınla kurduğu iletişim tek gecelik bir ilişkiyi anlama zorlama çabası gibi… Ama özellikle filmin sonunda olaylar kontrolden çıktığı zaman bu kadar önemli bir deneyin yapıldığı o koskoca binada, tek bir güvenlik görevlisi yokken Tarek’in sevgilisiyle karşılaşmamız, bizdeki klasik Yeşilçam filmlerinde bir örneğiyle karşılaşabileceğimiz kadar saçma bir durum olmuş… Berus adlı gardiyan başta silik bir tipken mahkûmlar üzerinde tahakküm kurma konusunda ortaya attığı fikrin (kontrolü aşağılama yoluyla ele alma) işe yaraması sonucunda içindeki Hitleri bir anda ortaya çıkarması ve diğer gardiyanlarında Nazi askerleri gibi denilene sorgusuzca itaat etmeleri zeki düşünülmüşse de uygulamada çok başarısız. Filmin ana konusu herhangi bir sadist eğilimi olmayan sıradan insanların kontrolsüz bir güç verildiğinde genelde şiddet gösterme eğiliminde olduğu yönündedir bu nedenle Berus karakterinin saçlarını sarı, gözlerinin mavi olması hatta Berus’un aynanın karşısında saçlarını Hitler tarzı tararken yüzündeki faşist ifade bence olabildiğice gereksiz ayrıntılar…

Aslında bol malzemesi olan bir konunun bu kadar başarısız bir şekilde sinemaya uyarlanması büyük talihsizlik olmuş ama yinede izleyeni etkileyecek yönlerinin olduğunu da hatırlatmak lazım. En azından izleyeni kaynağına, Zimbardo ve Milgram’ın deneylerine yöneltecek iyi bir kaynak… Bu nedenle izlenilmesi gereken filmler listenize eklemeyi unutmayın. Hepinize kolay gelsin…


Arzu Cingü

Hiç yorum yok: