Mart 15, 2009

Başarısız bir deney!




Günlük hayatımızda birçoğumuz bize biçilen ya da kendimizin seçtiği roller içerisinde sıkışıp kalmış durumdayız. Tanım olma durumuna gönderme yapan bu roller, kendi gerçekliğimize dair bir ‘kapatma’dır. Biz sıradan insanların söz konusu rolü içselleştirdiğimizde rolün içeriğinin gerektiği şekilde davranmamız ya da tutum geliştirmemiz şaşırtıcı değildir. Böylece birkaç soru sorabiliriz kendimize; içinde yaşadığımız dünyada kişi kendini nerde ve nasıl konumlandırıyor? Ya da konumlandırılıyor? Özgür iradesiyle hareket eden ve kendini ve geleceğini tayin eden bir bireyden bahsedebilir miyiz? Yoksa o kendi geleceğimizi tayin ettiğimizi sandığımız anda, edilgin bir birey olarak bize biçilen rolle hareket edip, hiyerarşik düzlemde bizim için tayin edilen koşuların yarattığı dünyamızda mı yaşıyoruz? Bu sorular tabiî ki birçok bilimsel çalışmanın dayanağı oluşturmaktadır. Bunlar arasında özellikle Milgram’ın ve Zimbardo’nun yaptığı deneyler son derece önemlidir.

Milgram'ı, insan psikolojisi üzerindeki otorite etkisini ölçmeye yönelik bir deney yapmaya yönelten olay, Nazi Almanyası savaş suçlusu Adolf Eichmann'ın yargılanıp asılması olmuştu. Milgram, Eichmann’ın bir cani değil de, sadece kendisine verilen emirleri yerine getiren bir asker olabileceği konusunu sorgulamaya yönelmişti. 'İnsanlar kendilerine bu tür emirler verildiğinde ne tür tepkiler verirler?' 'İtaat mi ederler, yoksa karşı mı çıkarlar?', Hangi noktadan sonra itaat etmeyi bırakıp karşı çıkarlar?' Milgram, 1961 yılında Yale Üniversitesi'nde yaptığı deneyde de bu soruların yanıtlarını aramıştır Milgram Deneyi, farklı yaş ve meslek gruplarından insanların katılımıyla gerçekleştirilmiştir Deneklere, öğretmen ve öğrenci olmak üzere iki gruba ayrılmış ve deneyin 'cezanın öğrenme üzerindeki etkisi'ni ölçeceği söylenmiştir. Buna göre, denek öğretmen ve denek öğrenci, birbirlerini göremeyecekleri, ama teknik cihazlar vasıtasıyla sesli iletişim kurabilecekleri iki farklı odaya alınacaktı. Denek öğretmen, kendisiyle aynı odada bulunacak olan bir uzmanın yönetiminde denek öğrenciye sorular soracak, yanlış cevap alması durumunda da, diğer odada elektrik kablosuna bağlı olan denek öğrenciye 15 volt gücünde elektrik verecekti. Dahası, denek öğretmen aldığı her yanlış cevapta voltajı 30 volt kadar artıracaktı. Ancak sadece öğretmen olan denek gerçekti, denek öğrenci olarak tanıtılan kişi deney ekibindendir. Milgram böylelikle, sıradan, ortalama insanların, bir otoritenin güdümüne girdiklerinde başka insanlara ne kadar zarar verebilecekleri konusunda bir fikir elde etmeyi amaçlamıştı. Deney sonucunda öğretmenlerin %62'si, 450 voltluk üst sınıra kadar öğrencilere elektrik verdiler. Deneklerin çoğunun bunu yapmaktan rahatsızlık duydukları ve hatta deneyden sonra bunu yapabildiklerine inanamadıklarını ifade ettikleri gözlense de, bu durum, sadist olmayan, rasgele seçilmiş sıradan insanların, kendilerine hiçbir fiziksel zorlama yapılmadığı halde, tamamen masum olan başkalarına çok yüksek dozda elektrik verdikleri gerçeğini gözler önüne koydu.

Milgram’ın deneyini, sosyal uyum ya da itaat başlığı altında değerlendirdiğimizde, bu durum insanın eğer temelde iyiyse kötülüğe nasıl yenildiğini ortaya koymaktır. İnsanı kötülüğe yönelten şeyin herhangi bir otoriteden gelen emirle ya da istekle nasıl şekillendiğine dikkat çekerek yapılan bu deneyde de; otorite bir komutan, bir öğretmen, hapishane müdürü, deney yöneticisi hatta midemiz de olabilir. Savaş alanında karşı cepheden birini öldürmek en nihayetinde kendinden bir üst noktadan gelen emre uymadır. Aksi taktirde yok olan kendisi olacaktır. Ya da dört tane kedi yavrusundan üçünün bir araya gelip dördüncü kardeşlerini yemeleri de midelerinden gelen otoriteye bir uymadır; varolmak yaşamını sürdürebilmek bu şekilde mümkün olacaktır. Lacan açısından değerlendirdiğimizde de; insanın kültürel sisteme dahil olması, özne olma durumu başından imkansızlaştırır. Bu imkânsızlık içinde yine simgesel sistemin tayin ettiği bir anlam insanı zorladığımızda itaat etme eğilimi gündeme gelir. Buradaki anlama zorlanma olumlu ya da olumsuz bir duruma gönderme yapabilir. Eksik olan durumundan kurtulmaya yönelik sürekli bir çaba içinde olan insan “özne” durumuna geçmek için bulunduğu koşullar içerisinde her yolu deneyecektir.

Yıl 1971, sosyolog Zimbardo tarafından Stanford üniversitesinde yapay bir hapisane ortamı inşa edildi. Gazete ilanıyla yüksek bir ücret karşılığı toplanan (25 yaşındaki 20 üniversite öğrencisi) denekler bu yapay bir hapishane ortamına konuldular. Denekler kişilik özelliklerine bakılmaksızın rast gele bir şekilde mahkûmlar ve gardiyanlar olarak ikiye ayrıldı. Deneyin amacı şartlı öğrenme ve sosyal uyma davranışını gözlemlemekti. Ayrıca otoriteye sahip olma ve otorite karşısında itaat- özdeşleşme- benimseme davranışları da deney için son derece önemli inceleme konularıydı. Deney süresi 14 gün olarak kararlaştırılmasına rağmen deney 6. gününde durduruldu. Çünkü özellikle 36. saatten sonra gardiyan olarak kullanılan denekler rollerini aşırı şekilde benimsemiş ve mahkûm deneklere birtakım fiziksel ve psikolojik şiddet (saatlerce şınav çekmeye zorladılar; tuvalete gitmelerini yasaklama ve ihtiyaçlarını lazımlığa gidermek zorunda bırakma, çıplak elle tuvalet temizliği yaptırma, yataklara el koyarak mahkûmları betonda uyumak zorunda bırakma…)uygulamaya başlamıştı. Gardiyanlar açısından süreç böle işlerken; mahkûmlarda tersi bir durum oluşmuş ve bunun bir deney olduğunu bilmelerine rağmen çoğunda panik atak, sinir krizleri gibi durumlar ortaya çıkmıştı. Kısacası yapay hapisanenin bir süre sonra gerçekten bir cezaevine dönüşmüş bunun üzerine deney durdurulmuştu. Zimbardo’nun deneyini sosyal kabul ya da uyum açısından değerlendirdiğimizde Lacan’ın tabiriyle insanın eksik dünyasıyla karşılaşıyoruz.

Kültürel sistem içinde insan kendini konumlandırdığında belli kabulleri içselleştirmeyi de göze alacaktır. Aslında vorolmanın kaçınılmaz bir süreci bu. İnsanın doğal durumundan simgesel(kültürel) düzene geçişinde bu hem söz konusu sistemde kendini yaratmasının bir ön koşuşuyken, hem de doğal olan sürecine geri dönmeyi imkânsızlaştırmaktadır. Yani bizler, bizlerin kültürel düzenekte kendimizi yaratmaya ya da var olma durumunu en azından kendimize ispatlaya çalışırken doğal olan yapımızdan geri dönülmez bir şekilde uzaklaşmaktayız. Zimbardo’nun deneyindeki grubun ya da rol kavramının kişinin eylemlerindeki etkisi de buradan kaynaklanmaktadır. İnsanın önündeki gerçeği bile değillemeye götüren bu etki aslında kültürel sistemi içselleştirmeye ve onun kabullerine kendi hayatında yaşamasal bir yer verme çabasından başka bir şey değildir. Toplumsallaşma ve sosyal uyum, kişi üzerindeki otoritedir. Lacan üzerinden okursak bu otoriteye uyum, dile gelen insanın için ben durumuna geçemeyeceği gerçeğiyle yüzleşmesinin sonucunda ortaya çıkmaktadır. Mahkûm ve gardiyan rolü denekler için bu onların varlık alanına dair bir sınırlandırmadır. Tanım ya da rol içine sıkıştırılan kişinin bulunduğu bu durum, bir kapatmadır Başka bir şey olmasının önüne engel konulmuştur. Deneğin, deney yöneticisinin ciddi bir dille olmasa da direktiflerine gösterdiği uyum, Lacancı bir dille söylersek; varlığı anlama zorlamaya dair bir çabadır.

Sıradan, normal ya da sağlıklı olarak tanımlanarak seçilmiş bu kişilerin otorite karşısındaki uyum göstermeleri gerçek hayatta karşılaştığımız örneklerle uyum göstermeleri kadar şaşırtıcı değildir. Uyumlu olma, durumu özne olmayan insanın, yasa koyucu, otorite tarafından belirleniminin ardında olan şey, öznenin eksik doğasını tamamlama girişimidir. Bu tamamla işleminin neliğini ve niteliğini belirleyen de koşullardır. Bu nedenle insan doğasına dair yapacağımız tartışmada insanın eylemlerini belirleyen koşullar üzerinden olmalıdır. Koşullar belli koşullar içinde sıkışmış insanın yaptığı ya da yapacağı eylemler hakkında bize ön bilgi verebilir. Bu uyaran-tepki ikilisinin ya da öğrenmelerin kişi üzerindeki etkisine yönelik bir açılım yaratmaktadır ama insan doğası sadece buna indirgenmemelidir.

Das Experiment Alman yönetmen Oliver Hirschbiegel'in "Das Experiment (Deney)" filmi, Stanford hapisane deneyinin sinemaya başarısız bir şekilde uyarlanmasıdır. Elbette ki bir kitabı ya da gerçek bir olayı sinemaya uyarladığımızda özellikle kurgusal eksiklikler ya da hatalar olmaktadır. Ama Das Experiment bu anlamda tam bir hayal kırıklığıdır. Şiddet sahnelerindeki gerçekçilik ve mekân haricinde esinlenilen kaynakta tam olarak dayanak bulamayacak yanlışlarla dolu… Filmde Hapisane ortamında grup davranışını ölçmek amacıyla gazete ilanıyla seçilen ( deney sonunda 4000 mark kazanacaklardır) sıradan ve herhangi bir sadist eğilimi olmayan denekler bir dizi fiziksel testten geçtikten sonra 8’i gardiyan 12’si mahkûm olmak üzere ikiye ayrılır. Kahramanımız Tarek’te (Moritz Bleibtreu) mahkûm deneklerden biridir. Deneye katılma nedeni gazetecilik mesleğine dönmektir ve tek yapması gereken deney görüntülerini eski patronuna vermek olacaktır. Bu nedenle Tarek sürekli olarak ilgi çekecek görüntü ve kareleri yakalamanın peşindedir. Biraz oyun biraz iş olarak gördüğü bu ortam gardiyanların ve mahkûmların rollerini fazlasıyla içselleştirmeleri sonucunda deney kontrolden çıkar ve tam bir vahşetle sonuçlanır. Filmde öncelikle gardiyan ve mahkûm ayrımın rasgele yapılmaması filme ilerledikçe gardiyanlarda meydana gelen dönüşüm “ gardiyanlar ve mahkûmlar olarak ayrılan denekler tam tersi bir rol dağılımı yapılsaydı deney yine 6. günde durdurulurdu” şeklindeki bir çıkarımı varmamızı zorlaştırır.

Sıradan olarak tanımlanan denekler için deney ortamı gündelik hayatlarında ya da geçmişlerinde yaşadıkları engelleme, aşağılama, eksiklik, düşkünlük gibi durumlarıyla yüzleştikleri ya da tatmin edilmeyi bekleyen dürtülerin giderileceği bir yer halini alıyor. Buradan 2 sonuç çıkar ya biz sıradan insanlar sadece uygun koşullar ve imkânlar sahip olamadığımız için şu anda bir katil, bir hırsız, bir işkenceci değiliz. İçinde yaşadığımız kültürel sistem, içimizdeki şeytanı uyutmak zorunda bırakıyor bizi. Ya da yukarda da söylediğim gibi seçilen deneklerin gibi daha önceki yaşantılarındaki olumsuz olayların birikmesi ve bastırılması sonucunda ortaya çıkan bir davranış türümü şiddet. Film tabi 2. görüşten yana bu da filmin esinlenildiği kaynaktan ziyade yönetmenin düşüncesi… Ya da üzerinde çalıştığı konuyu tam olarak anlamamış diyebiliyorum ancak… Mahkûmlar arasında da başta gelen dayanışmanın ardında yaşana bir iki olumsuz olay karşısında koşulsuz itaat ettiklerine şahit oluyoruz. Para kazanma isteğiyle de olsa başlardaki bu kabullenme bir süre sonra yaşadıkları sinir krizleriyle de birleşince bir çeşit çaresizlik içinde görüyoruz. Ama burada özellikle mahkûmlar (Tarek hariç) geçirdikleri psikolojik dönüşüm filmde tam olarak işlenmemiş. Çünkü biz Tarek dışında diğer mahkûmların ne yaşadığını (zorla süt içirme hariç) bilmiyoruz. 69 Nolu mahkûmun bile neden çırılçıplak soyundurulup “yumuşak” diye yaftalandığı hakkında hiçbir bilgimiz yok. Tarek ve gardiyanlar arasında geçen rekabet ve yaftalamalar bir etki-tepkiden ibaret. Tarek’in kışkırtmaları sonucunda dayanamayan gardiyanların elindeki gücü kullanmaları ve zamanla bundan haz almaları gibi bir sonucu bile bu kadar kurgusal boşluktan çıkarabiliriz. Ayrıca Tarek bir kaza sonucunda tanıştığı genç kadınla yaşadığı romantizm yüklü sahneler filme sonradan eklenmiş gibi. Tarek in yapay hücresinde telepatik bir şekilde kadınla kurduğu iletişim tek gecelik bir ilişkiyi anlama zorlama çabası gibi… Ama özellikle filmin sonunda olaylar kontrolden çıktığı zaman bu kadar önemli bir deneyin yapıldığı o koskoca binada, tek bir güvenlik görevlisi yokken Tarek’in sevgilisiyle karşılaşmamız, bizdeki klasik Yeşilçam filmlerinde bir örneğiyle karşılaşabileceğimiz kadar saçma bir durum olmuş… Berus adlı gardiyan başta silik bir tipken mahkûmlar üzerinde tahakküm kurma konusunda ortaya attığı fikrin (kontrolü aşağılama yoluyla ele alma) işe yaraması sonucunda içindeki Hitleri bir anda ortaya çıkarması ve diğer gardiyanlarında Nazi askerleri gibi denilene sorgusuzca itaat etmeleri zeki düşünülmüşse de uygulamada çok başarısız. Filmin ana konusu herhangi bir sadist eğilimi olmayan sıradan insanların kontrolsüz bir güç verildiğinde genelde şiddet gösterme eğiliminde olduğu yönündedir bu nedenle Berus karakterinin saçlarını sarı, gözlerinin mavi olması hatta Berus’un aynanın karşısında saçlarını Hitler tarzı tararken yüzündeki faşist ifade bence olabildiğice gereksiz ayrıntılar…

Aslında bol malzemesi olan bir konunun bu kadar başarısız bir şekilde sinemaya uyarlanması büyük talihsizlik olmuş ama yinede izleyeni etkileyecek yönlerinin olduğunu da hatırlatmak lazım. En azından izleyeni kaynağına, Zimbardo ve Milgram’ın deneylerine yöneltecek iyi bir kaynak… Bu nedenle izlenilmesi gereken filmler listenize eklemeyi unutmayın. Hepinize kolay gelsin…


Arzu Cingü

Aralık 24, 2008

Amores Perros

Gerçeklikteki bir kara delik


Hiçbir şeyden nasıl bir şey çıkar?

Patricia Highsmith’in “ karanlık ev” adlı hikâyesi, fantezi mekânının boş bir yüzey olarak, arzuların yansıtılacağı bir tür perde olarak işleyişini kusursuz biçimde gösterir: arzunun pozitif içeriğinin büyüleyici varlığı belli bir boşluğu doldurmaktan başka bir şey yapmaz. Olay, erkeklerin akşamları barda toplanıp her zaman bir şekilde kasaba yakınlarındaki bir tepede bulunan ıssız, eski bir binayla bağlantılı olan nostaljik anıları, yerel efsaneleri-genellikle gençlik maceralarını-yad ettikleri küçük amerikan kasabasında geçer. Bu esrarengiz “karanlık ev”in üzerinde bir lanet, erkekler arasında da oraya yaklaşmanın yasak olduğu konusunda üstü kapalı bir fikir birliği vardır. Eve girmenin ölümcül tehlike getirdiği varsayılır ( evin perili olduğu, evde yalnız yaşayan ve bütün davetsiz misafirleri öldüren bir delinin oturduğu gibi söylentiler vardır). Ama “karanlık ev” aynı zamanda, özellikle cinsellikle ilgili kuralların “ihlal” ettikleri yerdir de( adamlar, yıllar önce, ilk cinsel deneyimlerini kasabanın en güzel kızıyla orda yaşadıklarına, ilk sigaralarını orada içtiklerine dair hikâyeler anlatıp dururlar). Hikâyenin kahramanı kasabaya yeni taşınan genç bir mühendistir. “karanlık ev” ile ilgili bütün efsaneleri dinledikten sonra, meclistekilere bu esrarengiz evi ertesi akşam araştırmak niyetinde olduğunu söyler. Adamlar bu konuya sessiz ama yoğun bir hoşnutsuzlukla tepki verirler. Ertesi akşam genç mühendis evi ziyaret eder, başına korkunç, en azından beklenmedik bir şey gelmesini beklemektedir. Bu yoğun beklenti içinde karanlık, eski harabeye yaklaşır, gıcırdayan merdivenleri tırmanır, bütün odaları inceler ama zemindeki çürüyen birkaç kilim dışında hiçbir şey bulamaz. Hemen bara döner ve meclisteki adamalara zafer kazanmışçasına bir edayla “karanlık ev” dedikleri yerin eski, boktan bir harabe olduğunu, esrarengiz ya da büyüleyici hiçbir yanı olmadığını söyler. Adamlar dehşete kapılır; mühendis tam oradan ayrılacağı sırada adamlar biri hiddetle üzerine saldırır. Mühendis kötü düşer yere ve sonra da ölür. Adamalar yeni gelmiş bu mühendisin yaptıkları karşısında niye bu kadar dehşete kapılırlar? Duydukları hıncı, gerçeklik ile fantezi mekanının “ öteki sahnesi” arasındaki farka dikkat çekerek anlayabiliriz: “karanlık ev” erkelere yasaktı, çünkü nostaljik arzularını, çarpık anılarını yansıtabilecekleri boş bir mekan işlevini görüyordu; genç mühendis “karanlık ev” in eski bir harabeden başka bir şey olmadığını alenen söyleyerek, onların fantazi mekanını günlük, sıradan gerçekliğe indirgemiş oluyordu. Gerçeklik ile fantezi mekanı arasındaki farkı hükümsüzleştirmiş, adamaları arzularını dile getirebilecekleri bir yerden yoksun bırakmış oluyordu.(s:22-23) Slavoj zizek YAMUK BAKMAK Metis yayınları İstanbul (2004)”

Aralık 23, 2008

Tek kişilik oda



Bir tek hayatın var senin
ve hiçbir zaman senin olmayan bir hayat
Kıyısında gezindiğin çoğu kez oturup seyrettiğin..
Evdeki anteni bozuk televizyon gibi
Bir tek kanaldan izlediğin hayattaki kabullenmelerin net olmayan…
sıkıcı boğucu ve terli tek bir odan var senin
Yediğin, yattığın, ağladığın ve sevindiğin bir tek oda
her şeyin üst üste….
Çiğnemeden yuttuğun, uykun gelmese de uzandığın
güneşin sadece soluğunu pencerende hissettiğin bir göz odan
ve dört duvarın…
yaşama olan özlemini, tutkunu ve isyanını
bir kaç tane kartpostalla duvarlarının göğsünde taşıdığın
bunlar hayallerinin belki tek gerçek tarafı
senin bir anti- depresan gibi yatıştıran..
yüzlerce kitabın var senin çoğuna belki sadece bir kez dokunduğun
sana ve senin gibi olana yabancı olmayan
okursan
varlığın keşfi
okundukça da
varlığın kargaşası
ve bir tek hayatın var senin
numune, bir kerelik
her şeyin yaşandığı ilk anda anlamını bulduğu
tekrarında içinin boşaldığı
şaşkınlığın bittiği
şuursuz seyredişlerin arttığı senin bir tek hayatın var…




boşluk
Hiçliğin kaygan zemininde yürümek
Ve hafifçe temas etmek
Gerçeğin içindeki gerçeğe
Yavaş yavaş
Ağır ağır
Her şey olmak
Ve karanlık
Ve kör nokta
Ve anlamı aramak
Ve anlamsızlıkta kaybolmak
Ve sonunda bir fantezide bulmak kendini…




açlık
Gerçeği kitaplardan indirdik soframıza
Tok olsak ta tadına bakmaya hevesli
Sabırsız dilimiz dışarıda
“insanoğluinsan” yine kefaretsiz tatminlerde
Yaşam ıslak ve uyuşuk
Ölüm kuru ve dinamik…

Özgürleştirilmiş köleler: Manderlay


İyilik ve kötülük kavramlarının sistemleştirilmiş ve siyasallaştırılmış karşılığı olan demokrasi, kölelik ve idealizm kavramlarını serinin ikinci filmi olan Manderlay’da tartışan Trier, sayfalar dolusu söylenecek sözlerini bir filmle anlatmaya kalkışmış gibi. Yönetmenin simgesel dilini anlamaya ve çözümlemeye kalkıştığımızda varmak istediğiniz bir nokta varsa; şimdiden söyleyeyim bu bir hayal kırıklığı olacaktır. Çünkü Dogville’de de, Manderlay’da da yönetmenin kendince insan doğasına ve insanlık tarihine dair tespitleri söz konusu. Bunu filminde ironik, çelişkili ve kurgusal boşluklarından çıkarabiliriz. Bu nedenle cevap aramak yerine içinde bulunduğumuz dünyaya çıplak gözle bakmayı başarsak bile bu yeterli olacaktır. Sorgulamak ve tartışmak beklide şu an için tek yapmamız gereken; eylemler zaten arkasından gelecektir.

Dogville’de gücün sınır tanımayan doğasıyla yüzleşmiştik. Güç istencinin, insan gerçeğinin deşifre edilmiş hali olarak karşımıza çıkmıştı. Trier, Manderlay’da da kölelik, demokrasi, ırkçılık gibi kavramları yine insan doğasındaki karşılıklarıyla yüz yüze getiriyor bizi. Manderlay’da kölelere demokrasi öğretmeye çalışan Grace, Dogville’de öğrendiklerini içselleştirmişe benziyor. Siyahlara yapılan haksızlıklara son vermek isteyen Grace bu kez kurtarıcı rolüne kaptırıyor kendisini öyle ki; demokrasiyi öğretirken güç kullanmaktan bile çekinmiyor.

Filmi biçimsel olarak içselleştiren bizler artık filmin içine gömülebiliyoruz ve film ilerledikçe aslında ne kadar yerin altında olduğumuz gerçeğiyle karşılaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz sistemde o küçücük dünyamızda ne kadar sıkışıp kaldığımızı hissediyorsak; Trier’in tespitleriyle de karşılaştıkça da bir o kadar zavallaşıyoruz. Bu zavallı yönetmenin isteği… Yönetmen, karamsar bir dille köleliğin, kölenin seçimi olduğunu dedirten bir söylemin içine çekmek istese de bizi sorgulamayan beyinler içinde sanki bir fırsat yaratmak istiyor.

Trier, Kapitalist olmayan bir toplumun beyinlerini kapitalistleştiren, onlarda afrodizyak etkisi yaratan ve bunu yaparken de insanların haz dünyasını hedef alan ve bu yüzden bile Freud’u haklılaştıran Amerikan kültürüne aynı silahla cevap veriyor; sinemayla… Son dönemde Amerikanın Irak’ı özgürleştirme politikasına yakından şahit olduk. Oyun kartlarını altan, bildiği yerden dağıtmaya başlayan Amerikanın daha önceden yapmadığı bir şey değildi bu. Manderlay’da sanki bu dönemin bir özeti gibi. Güzel Grace’in gangster çetesiyle Manderlay’daki köleleri özgürleştirme girişimiyle karşılaştırdığımızda benzerliklerin bu kadar fazla olması şaşırtıcı değil.

Film başladığı ilk dakikalarda yönetmenin bir tespitiyle bizleri sarsıyor: “uygarlık ve demokrasi seksi değildir” Batının oryantalist bakışını, bundan daha iyi anlatacak sanırım başka bir söz yoktur. Doğu her zaman batını fantezi nesnesi olmuştur. Ya da bir insanın gülmesi üzerine yapılan oylamaya güldüğümüz dakikalarda kendimize şu soruyu soruyoruz: “demokrasi kadar insanın özgülüğünü kendi eliyle bu kadar sınırlandırdığı başka bir sistem var mı?” Cevaplamak istemeyenler bu hallüsilasyon dünyasında kendini özgür sanarak yaşamaya devam edecektir.

Köleliği seçen köleler… Kölenin olmadığı bir toplumda efendiden söz edilebilir mi? Hanımın kanunlarını kaleme alan wilhem adlı köle bu sorunun cevaplarını gerekçeleriyle veriyor bize. Köleliğin bir seçim olduğu düşüncesi, sistemin bir uzlaşma olduğu gerçeğiyle yüz yüze bırakıyor bizi. Ama kölelik gibi bir sistemin yaratıcısının köle olması, şu an ne yazık ki kapitalist düzenin işlemesindeki eski solcuların rolünün de olduğunu hatırlatıyor bize. İtaat etme ve menfaat durumlarının ne zaman gündeme geldiğine bir gönderme bu. Bir sistemi tersten okuyabilmek o sistemi üzerinde tahakküm kurabilme imkânı verir. Kapitalist düzeneği de en iyi okuyan, tabiî ki onu sorgulayan ve tartışanlardır ama bu okuma sizi iki kutuplu bir seçimle karşı karşıya bırakır. İçine dahil olmak, güce sahip olma, iktidar olma imkanı tanır ve ne yazık ki bir çok insanda gücün o vazgeçilmez doğasına kaptırır kendisini. Dışında kalmayı seçmek ise; her gün ihlal edilen, azınlığa düşen insan değerlerinin ve bu değerlere olan inancın kaybına şahit olmaktır. Ya da üçüncü bir yol olarak Manderlay’daki özgürleştirilmiş kölelerin seçimi… İtaat etmenin karşılı olarak efendiden şikâyetçi olma gibi bir ayrıcalığı kendine tanımak ve yediği yemek için teşekkür etmemek. Böylelikle tarihe, vahşetin o karanlık gölgesini yüzünde taşıyan azınlık olarak geçecek; demokrasi, eşitlik hümanizm gibi uydurma söylemlerin gündeme gelmesiyle insanlığın kendisinden utanmasına imkân verecektir. Bu nedenle bir köle, köle olmayı seçiyorsa; orda bir dakika durup düşünmeliyiz ve eğer bu kölenin seçimiyse bırakalım köle olarak kalsın. Kitle iletişim dünyasında yabancılaşmanın eşiğine gelen bizlerde eğer sorgulamayıp, her gün bu çarkın işlemesine, eylemsizliğimizle bile katkıda bulunuyorsak, bu seçimimizden dolayı bile düştüğümüz çukurda bıraksınlar da kalalım. Manderlay’da köleler Grace’in getirdiği demokrasi oyunuyla Grace’i efendileri olarak seçiyorlarsa bunun üstüne düşünmeliyiz. Kim köle? ya da Kim efendi? Kısacası özgür olmamak, özgür olmamayı seçmektir.

Serinin üçüncü filmi olan Washington’ u merakla bekliyoruz o zaman kadar herkesin bol sorgulayıp az uyumasını dilerim... Hepimize kolay gelsinJ

Haziran 01, 2008

Seyredenin görmek isteği gibi gördüğü bir film: DOGVİLLE


Seyredenin görmek isteği gibi gördüğü bir film: DOGVİLLE


“ sinema bir aynadır” diye tanımlayan C. Metz sanırım günümüz dünyasındaki şizofrenleştirilen “ben” in kendisiyle bir türlü denk gelemeyişini sanki bir kâhin gibi öngörmüştü. Her şeyin transa geçtiği bu düzlemde “ben”in dolayımsız bir şekilde “anlama” eylemini gerçekleştirmesi çok güçtür. Bu noktada “ben”in kendisini nasıl konumlandırdığı ve neyi nasıl alılmadığını anlamak için biraz dolaylı ve bulanık bir bakış gerekecektir.

Sinema simgeler sistemi içinde kendi eksikliğini tamamlama çabasında olan “ben” için bir ayna görevi üstlenmiştir. Ayna burada imgeseldir. Kendisi olamayan “ben”in o ya da bununla kurduğu ilişkide bir araçtır. “Ben” in, egosunun kendisinde yarattığı yabancılaşmadan kurtulması için, ayna gereklidir. Özdeşleşmenin ilk koşul olduğu bu süreçte, ben ilkin seçtiği karakterle(ideal olanla) bir sonra kameranın açısıyla (yönetenle) en sonunda kendisiyle özdeşleşir. Böylelikle kültür sisteminin o doğal olmayan yapısında doğal “ben”ine ulaşır. Yapamadığı şeyleri özdeşleşerek yapıp kendi eksikliğini gidermeye çalışır. Sinemadan alınan hazzın kaynağı da buradadır.

Günümüz sinemacılarından Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier, sinemayı çağımız insanın yabancılaşması karşısında bir silah gibi kullanır.

Lars Von Trier’in, “Fırsatlar Ülkesi: Amerika” üçlemesinin ilk bölümü Dogville ( 2003) i izlediğiniz zaman bir el kamerasının, istenildiğinde sınırsız sorgulatmaları yaşatacak zenginliğine sahip olduğuna tanık oluyorsunuz.

Siyah bir set üzerine tebeşirle çizilen yollar ve evler, sesi olup ta kendisi olmayan kapılar izleyiciler için birer kısıtlama gibi görünse de yoğun bir düşünme ve gömülme eyleminin bir belirleyicisi olmuş gibi…

Brechtiyen üslupla biçimsellik kazanan film, Trierin, tiyatrodaki izleyici ve sahne arasındaki zamansal ve mekânsal olarak birlikteliği ve iç içe geçmeyi sağlayan aynı andalığı, Dogville de aradaki perdenin varlığına rağmen, tanık olacaklarımızın bizlerde yaratacağı etkiyi hesaba katarak yaptığı bir seçim gibi duruyor. Dogville’ deki biçim Brecth’in estetik kuramındaki, tüm kavramlara sahip; Naivete, Meselci anlatım, Epizotik anlatım, Gestus, yabancılaştırma, Tarihselleştirme, Anlatımcı yapı, Göstermeci oyunculuk.

Naivete, Brecthsel bir uygulamada şu açılıma sahiptir; İnsanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin illüzyon yaratan bir form yada görünüş haline gelmiş olduğu düşünülürse, gerçeği açıklama ve dönüştürme hedefine yönelik estetik uygulamanın, birincil ve temel koşulunu bu naiveteyi oluşturur, yani insanlar arası olaylar olarak, olaylar gerisindeki olayları yüzeye çıkarmak… Dogville halkıyla Grace arasındaki gelişen olayları, biraz daha bulanık ve sorgulayıcı bir bakışla incelediğimizde, olayların arkasındaki gerçekle karşılaşmamız bu noktada şaşırtıcı değildir. Bu, kendisine tanrısal bir rol vermiş olan yönetmenin zaferidir. Bizler bir çocuk gibi farkına vardığımız o rahatsız edici gerçeklerle karşı karşıya gelince Trier’in o alaycı gülümsemesini görür gibi oluruz.

Film boyunca Grace ile özdeşleşleşiriz, onun o kibirli affediciliği bizi bir yerden sonra rahatsız etmeye başlar. Yaşadığımız yüz yılda karşılıklılık ilkesi üzerinden işleyen ilişkiler ağında, bizlerin bu rahatsızlığı yaşaması doğal ama bu rahatsızlığın şiddetinin yüksek oluşunda, mutlaka Hıristiyan teolojisinde İsa’nın işkenceler karşısındaki sessizliğini, Grace ‘in o kibirli bağışlayıcı yüzünde görmemizden kaynaklanıyor.

Şimdi filmin konusuyla ilgili biraz detay verip tartışmalara kaldığımız yerden devam edelim. Peşindeki gangsterlerden kaçarken çıkmaz bir yolu olan Dogville de saklanan Grace’i, köyün ahlak filozofu Tom karşılar ve ona yardım etmeye karar verir. Misyon evinde yapılan bir oylamayla kasabalılarda biraz tedirgin olsalar da Graces’in kalmasına onay verirler. İki haftalık bir deneme sürecinde Grace kasabanın yapılması gerekmeyen işlerini yapmakla görevlendirilir. Tabi bu bize, iyiliğin karşılıksız olmayan doğasına ilk göndermedir. Grace bu iki haftalık süreçte kasabalının gönlünü kazanmıştır: Vera ve Chuck elma bahçesinde çalışırken onların çocuklarına öğretmenlik yaparak, kör Jack ile sohbet ederek, Bayan Ginger’in bahçesindeki yaban otları temizleyerek, aptal mühendisle dama oynayarak vesaire vesaire… Ayrıca Grace’in kasabaya gelişiyle Tom dahil tüm erkeklerin dikkatlerini üstüne çekmesi… İçin de ayrı bir memnuniyet nedenidir. Tüm bunlar olurken aslında Grace farkında olmadan kendi halinde yaşayan Dogville’nin bastırdıklarını ortaya çıkarır. Grace’nin açtığı her yarık kendisinin kıskançlık, öfke ya da haz nesnesi oluşunun bir nedendir. Kültürün kendi doğasına giriş yaptığımızda, hiçbir şeyin masum olamayacağına hesaba katmak gerekir. Kültürün simgesel sisteminde, eksik ve parçalanmış olan “ben”in, ideal olan oymuş gibi bir kabulle entegre olması “ben”in içindeki kapatmaların ve bastırmalarının açıklayıcısıdır. Kültürel olmak doğal, olmamayı gerektirir ki “ben” in kendi içinde simülasyona uğraması böyle bir şeydir.

Dogville’nin kendisini dış dünyaya kapatması( bunu kasabanın dışarıyla ilişkisi sadece müzik dinlenen radyo, bayan Ginger’in dükkânındaki telefon ve nakliyat işi yapan kamyon şoförün varlığından çıkarıyoruz) bilinçli bir tavır gibi görünürken, nedenini tam olarak netleştiremeyeceğimiz bir durumla karşı karşıya bırakır bizi. Dış dünyadan, daha büyük bir sistemden kaçış mı yoksa reddetme mi? Dışardan gelen Grace in çok kısa bir zaman içinde Dogvill’de bir çözülme yaratması buna bir kaçış niteliği kazandırmakta. Minimalize edilmiş kuralları muhafazakâr bir kabulle içselleştirilmeye çalışılması ve eksik olmanın varoluşsal bir zorunluluk olduğunun farkında olunmasıdır belki bu seçimin nedeni. Grace bu unutulmaya çalışan eksikliğin bir hatırlatıcısı olur farkında olmadan ya da aksine deney ortamındaki bir bilim adamının tavrına bürünür bizde ve sınırları zorlamaya çalışır.

Yapılan iyiliğin içeriğinin büyük olması, karşılığının alınmasında belirleyici bir oynar. Polis memurunun gelişiyle Dogvile’de korku artar ve karşılıklılık ilkesi noktasında beklenti de artık büyüktür. Çalışma saatlerinin artırılmasının yanı sıra herkes kendi eksikliği, daha doğrusu Grace’in onlara hatırlattığı unutulmuş ihtiyaçları üzerinden olur.

İyilik ve kötülük kavramlarını zıtlıklar üzerinden ironik bir dille tartışmamıza fırsat yaratan Dogville de, dişlerini ilk gösteren Vera ve Chuck’ın küçük oğullarıdır. Çocuktan gelen bu ilk kötülük Chuk’ın tecavüzüyle devam eder. Duvarları olmayan bir evde tecavüze edilen Grace’ i kimse görmez. Duvarlar yoktur ama Dogville’nin kendini dış dünyaya kapatması orda yaşayan halk tarafından içselleştirilmiş olduğunu anlarız. Kapatma her yerdedir. Sadece görmek isteyenin görebileceği bir yerdedir gerçek. Ama kültürün kendi doğası üzerinden baktığımızda, bu durum çokta şaşılacak bir şey değildir. Sistemi yaratan insandır, sistem bir uzlaşmadır sonunda mağdur kendisi olsa bile.. Kültürler böyle yeniden yaratılır.

Hadi gelin biz bunu biraz da tersten okuyalım; 11 Eylül’de ikiz kulelerini yıkan Amerika’nın kendisiydi. Kendi eliyle kulelerini yıktırmayacak bir düz mantıktan hareketle, mağdur konumuna getirdi kendisini. Bu bir sonraki adım olan, Irak işgali için gerekliydi. Televizyon başındaki bizlerde karşı konulmaz bu bombardımanla, bilincimizi çabucak satılığa çıkararak bu müdahaleyi içselleştirdik. Öyle ki yemek yerken izlediğimiz savaş haberleri ve görüntüler midemizi bile bulandırmadı Amerika gibi güce zaten en başından beri sahip olan Grace’in de Dogville’i yok etmesi içinde tecavüze uğraması gerekliydi. Aslında tüm bunlar Grace’ in büyük planın sadece küçük bir parçasıydı. Böylelikle film bittiği zaman bizler Grace’nin intikamıyla rahatladık. Ama filmdeki tek kötü karakterin Grace olduğunu ne derece kavrayacağımızı sınayan yönetmenin, yaptığı bu zekâ testinden de beklide birçoğumuz sınıfta kaldık. Tıpkı Amerika’nın Irak müdahalesine demokrasi ve hümanist argümanlarıyla ün yapmış devletlerin sessiz kaldığı gibi..

Filmin hangi karesinden tutarsak tutalım üzerine konuşulacak çok şey vardır. “Hizmetçinin hizmetçisi olur mu?” diyen zenci kölenin bile bir süre sonra Grace’i kırbaçlaması, o çok üzerinde tartıştığımız iktidar, güç, köle- efendi kavramlarına ciddi bir veri niteliği taşır. “Güç çok ta kötü bir şey değildir.” diyen babanın söylemleri de bu noktada son derece önemlidir.

Üzerine çok konuşulacak bu film için, ben söyleyeceklerime burada ara veriyorum. Dergimizin bir sonraki sayısına söyleyecek sözler bırakmak için. O zamana kadar filmi izleyen arkadaşların, yazı ve filmle ilgili yorumlarını bekliyorum.

Hepimize kolay gelsin!

arzu cingü

Sinema(Ya)Muk BakMak

“Arzunun hareketi içinde, “hiçten bir şey çıkar”. J. Lacan

Sinema, nesneye, öznel bir bakış fırlatmak, onu o ya da bu olmanın ötesine taşımak mıdır?, yoksa nesneyi tırnak içine alarak, ona dokunmadan, yontmadan, çıplak bir şekilde ortaya koymak mı? Konu sinema olunca bu soruya cevap olabilecek birçok yöntemi ya da teknikten bahsedebiliriz şüphesiz ama buradaki ana sorun, sinemadaki bakışın ontolojik problemi aşmaya yöneliktir. Ki bu durum açımlandıkça da daha büyük bir probleme dönüşebilmektedir. Çünkü bu durumu sinemanın da ötesine geçerek rutin, soğuk yaşamlarımıza geri dönüp bir daha bakmamızı da gerektirecektir. Gerçeğin bizim varlık alanımızla mı sınırlı olduğu yoksa bunun dışında öznel bakıştan bağımsız bir gerçekliğin varlığından bahsedilebilir miyiz tarzındaki soru da bizi, anlama yönelik bir tartışma içine çekecektir. Dediğim gibi konuştukça hem açımlanan hem de indirgenen bir durum söz konusudur. Buna rağmen yinede yukarıdaki sorunun yanıtını aramaya çalışalım. Sinema da önemli olan görme biçimi ve bakılan şeydir. Görme biçimi, bakılan şey üzerinde müdahale gücüne sahiptir çünkü onu bir biçim içinde sıkıştırmıştır; burada nesnenin özgürlüğünden bahsedemeyiz. Nesnenin yapı bozumuna uğradığı bu durum, “gören”in, ön öğrenmelerini, alılmama şekli, psişik yönleriyle vs… ilişkilidir. Görme biçimi ile görenin bakışı tarafından alıkonan nesne arasındaki ilişkiyi “gerçek” açısından değerlendirdiğimizde, “gerçek”, imkânsızlaşır ortaya çıkan şey ancak “gerçek”e yaklaşabilir. Ama asla “gerçek” olamaz. Sinema, bir ayna gibi olanı yansıtabilir ama burada ayna “gören”in gözleri ise bu yansıma yorumdan nasibini alacaktır. Zizek “Yamuk Bakmak” kitabında bu durumu şu şekilde özetlemiştir. “Bir şeye dosdoğru bakarsak onu “gerçekte olduğu gibi” görürüz, hâlbuki arzu ve endişelerimizin karıştırdığı bakış (yamuk bakış) bize çarpık, bulanık bir görüntü verir.(s:27)” Bekli de sinema belli bir açıdan bakıldığı zaman görünebilen, fark edilebilen nesneyi ortaya çıkarma, onu tırnak içine almadır. Buradaki müdahale, o ya da bu ya da hiçbir şey olan nesneye, daha önce söylediğiz gibi; görenin, ön öğrenmeleriyle, alılmama şekliyle, psişik yönleriyle vs.. bakıldığında varlık kazandırma, “hiçten, bir şey çıkar!”madır. Nesnel gerçeklik tam karşılığına ulaşmıştır ve “gerçek”, bu varolan şeydir. Sinema, bir aynadır ve olanı kaynağından, dolayımsız bir şekilde yansıtmıştır. Zizek bu durumu şu şekilde ifade etmiştir. “Bir şeye dosdoğru gayri şahsi, nesnel bir biçimde bakarsak, şekilsiz bir noktadan başka bir şey göremeyiz. Nesne ona sancak “belli bir açıdan”, yani arzunun desteklediği, nüfuz ettiği ve “çarpıttığı” “şahsi “bir bakışla baktığımız taktirde açık seçik özelliler kazanır.(s:27). Her iki açıdanda baktığımızda kaçınılmaz bir eksiklik ve eğretilik söz konusu bekli de sinema, eğretiliği ve eksikliği giderme çabasıdır ve bu sisyphos’un, tekrar tekrar aşağıya yuvarlanan kayayı sürekli tepeye taşımasından farksız bir çaba değildir. Arzu Cingü