“Arzunun hareketi içinde, “hiçten bir şey çıkar”. J. Lacan
Sinema, nesneye, öznel bir bakış fırlatmak, onu o ya da bu olmanın ötesine taşımak mıdır?, yoksa nesneyi tırnak içine alarak, ona dokunmadan, yontmadan, çıplak bir şekilde ortaya koymak mı? Konu sinema olunca bu soruya cevap olabilecek birçok yöntemi ya da teknikten bahsedebiliriz şüphesiz ama buradaki ana sorun, sinemadaki bakışın ontolojik problemi aşmaya yöneliktir. Ki bu durum açımlandıkça da daha büyük bir probleme dönüşebilmektedir. Çünkü bu durumu sinemanın da ötesine geçerek rutin, soğuk yaşamlarımıza geri dönüp bir daha bakmamızı da gerektirecektir. Gerçeğin bizim varlık alanımızla mı sınırlı olduğu yoksa bunun dışında öznel bakıştan bağımsız bir gerçekliğin varlığından bahsedilebilir miyiz tarzındaki soru da bizi, anlama yönelik bir tartışma içine çekecektir. Dediğim gibi konuştukça hem açımlanan hem de indirgenen bir durum söz konusudur. Buna rağmen yinede yukarıdaki sorunun yanıtını aramaya çalışalım. Sinema da önemli olan görme biçimi ve bakılan şeydir. Görme biçimi, bakılan şey üzerinde müdahale gücüne sahiptir çünkü onu bir biçim içinde sıkıştırmıştır; burada nesnenin özgürlüğünden bahsedemeyiz. Nesnenin yapı bozumuna uğradığı bu durum, “gören”in, ön öğrenmelerini, alılmama şekli, psişik yönleriyle vs… ilişkilidir. Görme biçimi ile görenin bakışı tarafından alıkonan nesne arasındaki ilişkiyi “gerçek” açısından değerlendirdiğimizde, “gerçek”, imkânsızlaşır ortaya çıkan şey ancak “gerçek”e yaklaşabilir. Ama asla “gerçek” olamaz. Sinema, bir ayna gibi olanı yansıtabilir ama burada ayna “gören”in gözleri ise bu yansıma yorumdan nasibini alacaktır. Zizek “Yamuk Bakmak” kitabında bu durumu şu şekilde özetlemiştir. “Bir şeye dosdoğru bakarsak onu “gerçekte olduğu gibi” görürüz, hâlbuki arzu ve endişelerimizin karıştırdığı bakış (yamuk bakış) bize çarpık, bulanık bir görüntü verir.(s:27)” Bekli de sinema belli bir açıdan bakıldığı zaman görünebilen, fark edilebilen nesneyi ortaya çıkarma, onu tırnak içine almadır. Buradaki müdahale, o ya da bu ya da hiçbir şey olan nesneye, daha önce söylediğiz gibi; görenin, ön öğrenmeleriyle, alılmama şekliyle, psişik yönleriyle vs.. bakıldığında varlık kazandırma, “hiçten, bir şey çıkar!”madır. Nesnel gerçeklik tam karşılığına ulaşmıştır ve “gerçek”, bu varolan şeydir. Sinema, bir aynadır ve olanı kaynağından, dolayımsız bir şekilde yansıtmıştır. Zizek bu durumu şu şekilde ifade etmiştir. “Bir şeye dosdoğru gayri şahsi, nesnel bir biçimde bakarsak, şekilsiz bir noktadan başka bir şey göremeyiz. Nesne ona sancak “belli bir açıdan”, yani arzunun desteklediği, nüfuz ettiği ve “çarpıttığı” “şahsi “bir bakışla baktığımız taktirde açık seçik özelliler kazanır.(s:27). Her iki açıdanda baktığımızda kaçınılmaz bir eksiklik ve eğretilik söz konusu bekli de sinema, eğretiliği ve eksikliği giderme çabasıdır ve bu sisyphos’un, tekrar tekrar aşağıya yuvarlanan kayayı sürekli tepeye taşımasından farksız bir çaba değildir. Arzu Cingü
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder