Haziran 01, 2008

Seyredenin görmek isteği gibi gördüğü bir film: DOGVİLLE


Seyredenin görmek isteği gibi gördüğü bir film: DOGVİLLE


“ sinema bir aynadır” diye tanımlayan C. Metz sanırım günümüz dünyasındaki şizofrenleştirilen “ben” in kendisiyle bir türlü denk gelemeyişini sanki bir kâhin gibi öngörmüştü. Her şeyin transa geçtiği bu düzlemde “ben”in dolayımsız bir şekilde “anlama” eylemini gerçekleştirmesi çok güçtür. Bu noktada “ben”in kendisini nasıl konumlandırdığı ve neyi nasıl alılmadığını anlamak için biraz dolaylı ve bulanık bir bakış gerekecektir.

Sinema simgeler sistemi içinde kendi eksikliğini tamamlama çabasında olan “ben” için bir ayna görevi üstlenmiştir. Ayna burada imgeseldir. Kendisi olamayan “ben”in o ya da bununla kurduğu ilişkide bir araçtır. “Ben” in, egosunun kendisinde yarattığı yabancılaşmadan kurtulması için, ayna gereklidir. Özdeşleşmenin ilk koşul olduğu bu süreçte, ben ilkin seçtiği karakterle(ideal olanla) bir sonra kameranın açısıyla (yönetenle) en sonunda kendisiyle özdeşleşir. Böylelikle kültür sisteminin o doğal olmayan yapısında doğal “ben”ine ulaşır. Yapamadığı şeyleri özdeşleşerek yapıp kendi eksikliğini gidermeye çalışır. Sinemadan alınan hazzın kaynağı da buradadır.

Günümüz sinemacılarından Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier, sinemayı çağımız insanın yabancılaşması karşısında bir silah gibi kullanır.

Lars Von Trier’in, “Fırsatlar Ülkesi: Amerika” üçlemesinin ilk bölümü Dogville ( 2003) i izlediğiniz zaman bir el kamerasının, istenildiğinde sınırsız sorgulatmaları yaşatacak zenginliğine sahip olduğuna tanık oluyorsunuz.

Siyah bir set üzerine tebeşirle çizilen yollar ve evler, sesi olup ta kendisi olmayan kapılar izleyiciler için birer kısıtlama gibi görünse de yoğun bir düşünme ve gömülme eyleminin bir belirleyicisi olmuş gibi…

Brechtiyen üslupla biçimsellik kazanan film, Trierin, tiyatrodaki izleyici ve sahne arasındaki zamansal ve mekânsal olarak birlikteliği ve iç içe geçmeyi sağlayan aynı andalığı, Dogville de aradaki perdenin varlığına rağmen, tanık olacaklarımızın bizlerde yaratacağı etkiyi hesaba katarak yaptığı bir seçim gibi duruyor. Dogville’ deki biçim Brecth’in estetik kuramındaki, tüm kavramlara sahip; Naivete, Meselci anlatım, Epizotik anlatım, Gestus, yabancılaştırma, Tarihselleştirme, Anlatımcı yapı, Göstermeci oyunculuk.

Naivete, Brecthsel bir uygulamada şu açılıma sahiptir; İnsanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin illüzyon yaratan bir form yada görünüş haline gelmiş olduğu düşünülürse, gerçeği açıklama ve dönüştürme hedefine yönelik estetik uygulamanın, birincil ve temel koşulunu bu naiveteyi oluşturur, yani insanlar arası olaylar olarak, olaylar gerisindeki olayları yüzeye çıkarmak… Dogville halkıyla Grace arasındaki gelişen olayları, biraz daha bulanık ve sorgulayıcı bir bakışla incelediğimizde, olayların arkasındaki gerçekle karşılaşmamız bu noktada şaşırtıcı değildir. Bu, kendisine tanrısal bir rol vermiş olan yönetmenin zaferidir. Bizler bir çocuk gibi farkına vardığımız o rahatsız edici gerçeklerle karşı karşıya gelince Trier’in o alaycı gülümsemesini görür gibi oluruz.

Film boyunca Grace ile özdeşleşleşiriz, onun o kibirli affediciliği bizi bir yerden sonra rahatsız etmeye başlar. Yaşadığımız yüz yılda karşılıklılık ilkesi üzerinden işleyen ilişkiler ağında, bizlerin bu rahatsızlığı yaşaması doğal ama bu rahatsızlığın şiddetinin yüksek oluşunda, mutlaka Hıristiyan teolojisinde İsa’nın işkenceler karşısındaki sessizliğini, Grace ‘in o kibirli bağışlayıcı yüzünde görmemizden kaynaklanıyor.

Şimdi filmin konusuyla ilgili biraz detay verip tartışmalara kaldığımız yerden devam edelim. Peşindeki gangsterlerden kaçarken çıkmaz bir yolu olan Dogville de saklanan Grace’i, köyün ahlak filozofu Tom karşılar ve ona yardım etmeye karar verir. Misyon evinde yapılan bir oylamayla kasabalılarda biraz tedirgin olsalar da Graces’in kalmasına onay verirler. İki haftalık bir deneme sürecinde Grace kasabanın yapılması gerekmeyen işlerini yapmakla görevlendirilir. Tabi bu bize, iyiliğin karşılıksız olmayan doğasına ilk göndermedir. Grace bu iki haftalık süreçte kasabalının gönlünü kazanmıştır: Vera ve Chuck elma bahçesinde çalışırken onların çocuklarına öğretmenlik yaparak, kör Jack ile sohbet ederek, Bayan Ginger’in bahçesindeki yaban otları temizleyerek, aptal mühendisle dama oynayarak vesaire vesaire… Ayrıca Grace’in kasabaya gelişiyle Tom dahil tüm erkeklerin dikkatlerini üstüne çekmesi… İçin de ayrı bir memnuniyet nedenidir. Tüm bunlar olurken aslında Grace farkında olmadan kendi halinde yaşayan Dogville’nin bastırdıklarını ortaya çıkarır. Grace’nin açtığı her yarık kendisinin kıskançlık, öfke ya da haz nesnesi oluşunun bir nedendir. Kültürün kendi doğasına giriş yaptığımızda, hiçbir şeyin masum olamayacağına hesaba katmak gerekir. Kültürün simgesel sisteminde, eksik ve parçalanmış olan “ben”in, ideal olan oymuş gibi bir kabulle entegre olması “ben”in içindeki kapatmaların ve bastırmalarının açıklayıcısıdır. Kültürel olmak doğal, olmamayı gerektirir ki “ben” in kendi içinde simülasyona uğraması böyle bir şeydir.

Dogville’nin kendisini dış dünyaya kapatması( bunu kasabanın dışarıyla ilişkisi sadece müzik dinlenen radyo, bayan Ginger’in dükkânındaki telefon ve nakliyat işi yapan kamyon şoförün varlığından çıkarıyoruz) bilinçli bir tavır gibi görünürken, nedenini tam olarak netleştiremeyeceğimiz bir durumla karşı karşıya bırakır bizi. Dış dünyadan, daha büyük bir sistemden kaçış mı yoksa reddetme mi? Dışardan gelen Grace in çok kısa bir zaman içinde Dogvill’de bir çözülme yaratması buna bir kaçış niteliği kazandırmakta. Minimalize edilmiş kuralları muhafazakâr bir kabulle içselleştirilmeye çalışılması ve eksik olmanın varoluşsal bir zorunluluk olduğunun farkında olunmasıdır belki bu seçimin nedeni. Grace bu unutulmaya çalışan eksikliğin bir hatırlatıcısı olur farkında olmadan ya da aksine deney ortamındaki bir bilim adamının tavrına bürünür bizde ve sınırları zorlamaya çalışır.

Yapılan iyiliğin içeriğinin büyük olması, karşılığının alınmasında belirleyici bir oynar. Polis memurunun gelişiyle Dogvile’de korku artar ve karşılıklılık ilkesi noktasında beklenti de artık büyüktür. Çalışma saatlerinin artırılmasının yanı sıra herkes kendi eksikliği, daha doğrusu Grace’in onlara hatırlattığı unutulmuş ihtiyaçları üzerinden olur.

İyilik ve kötülük kavramlarını zıtlıklar üzerinden ironik bir dille tartışmamıza fırsat yaratan Dogville de, dişlerini ilk gösteren Vera ve Chuck’ın küçük oğullarıdır. Çocuktan gelen bu ilk kötülük Chuk’ın tecavüzüyle devam eder. Duvarları olmayan bir evde tecavüze edilen Grace’ i kimse görmez. Duvarlar yoktur ama Dogville’nin kendini dış dünyaya kapatması orda yaşayan halk tarafından içselleştirilmiş olduğunu anlarız. Kapatma her yerdedir. Sadece görmek isteyenin görebileceği bir yerdedir gerçek. Ama kültürün kendi doğası üzerinden baktığımızda, bu durum çokta şaşılacak bir şey değildir. Sistemi yaratan insandır, sistem bir uzlaşmadır sonunda mağdur kendisi olsa bile.. Kültürler böyle yeniden yaratılır.

Hadi gelin biz bunu biraz da tersten okuyalım; 11 Eylül’de ikiz kulelerini yıkan Amerika’nın kendisiydi. Kendi eliyle kulelerini yıktırmayacak bir düz mantıktan hareketle, mağdur konumuna getirdi kendisini. Bu bir sonraki adım olan, Irak işgali için gerekliydi. Televizyon başındaki bizlerde karşı konulmaz bu bombardımanla, bilincimizi çabucak satılığa çıkararak bu müdahaleyi içselleştirdik. Öyle ki yemek yerken izlediğimiz savaş haberleri ve görüntüler midemizi bile bulandırmadı Amerika gibi güce zaten en başından beri sahip olan Grace’in de Dogville’i yok etmesi içinde tecavüze uğraması gerekliydi. Aslında tüm bunlar Grace’ in büyük planın sadece küçük bir parçasıydı. Böylelikle film bittiği zaman bizler Grace’nin intikamıyla rahatladık. Ama filmdeki tek kötü karakterin Grace olduğunu ne derece kavrayacağımızı sınayan yönetmenin, yaptığı bu zekâ testinden de beklide birçoğumuz sınıfta kaldık. Tıpkı Amerika’nın Irak müdahalesine demokrasi ve hümanist argümanlarıyla ün yapmış devletlerin sessiz kaldığı gibi..

Filmin hangi karesinden tutarsak tutalım üzerine konuşulacak çok şey vardır. “Hizmetçinin hizmetçisi olur mu?” diyen zenci kölenin bile bir süre sonra Grace’i kırbaçlaması, o çok üzerinde tartıştığımız iktidar, güç, köle- efendi kavramlarına ciddi bir veri niteliği taşır. “Güç çok ta kötü bir şey değildir.” diyen babanın söylemleri de bu noktada son derece önemlidir.

Üzerine çok konuşulacak bu film için, ben söyleyeceklerime burada ara veriyorum. Dergimizin bir sonraki sayısına söyleyecek sözler bırakmak için. O zamana kadar filmi izleyen arkadaşların, yazı ve filmle ilgili yorumlarını bekliyorum.

Hepimize kolay gelsin!

arzu cingü

Hiç yorum yok: