
İyilik ve kötülük kavramlarının sistemleştirilmiş ve siyasallaştırılmış karşılığı olan demokrasi, kölelik ve idealizm kavramlarını serinin ikinci filmi olan Manderlay’da tartışan Trier, sayfalar dolusu söylenecek sözlerini bir filmle anlatmaya kalkışmış gibi. Yönetmenin simgesel dilini anlamaya ve çözümlemeye kalkıştığımızda varmak istediğiniz bir nokta varsa; şimdiden söyleyeyim bu bir hayal kırıklığı olacaktır. Çünkü Dogville’de de, Manderlay’da da yönetmenin kendince insan doğasına ve insanlık tarihine dair tespitleri söz konusu. Bunu filminde ironik, çelişkili ve kurgusal boşluklarından çıkarabiliriz. Bu nedenle cevap aramak yerine içinde bulunduğumuz dünyaya çıplak gözle bakmayı başarsak bile bu yeterli olacaktır. Sorgulamak ve tartışmak beklide şu an için tek yapmamız gereken; eylemler zaten arkasından gelecektir.
Dogville’de gücün sınır tanımayan doğasıyla yüzleşmiştik. Güç istencinin, insan gerçeğinin deşifre edilmiş hali olarak karşımıza çıkmıştı. Trier, Manderlay’da da kölelik, demokrasi, ırkçılık gibi kavramları yine insan doğasındaki karşılıklarıyla yüz yüze getiriyor bizi. Manderlay’da kölelere demokrasi öğretmeye çalışan Grace, Dogville’de öğrendiklerini içselleştirmişe benziyor. Siyahlara yapılan haksızlıklara son vermek isteyen Grace bu kez kurtarıcı rolüne kaptırıyor kendisini öyle ki; demokrasiyi öğretirken güç kullanmaktan bile çekinmiyor.
Filmi biçimsel olarak içselleştiren bizler artık filmin içine gömülebiliyoruz ve film ilerledikçe aslında ne kadar yerin altında olduğumuz gerçeğiyle karşılaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz sistemde o küçücük dünyamızda ne kadar sıkışıp kaldığımızı hissediyorsak; Trier’in tespitleriyle de karşılaştıkça da bir o kadar zavallaşıyoruz. Bu zavallı yönetmenin isteği… Yönetmen, karamsar bir dille köleliğin, kölenin seçimi olduğunu dedirten bir söylemin içine çekmek istese de bizi sorgulamayan beyinler içinde sanki bir fırsat yaratmak istiyor.
Trier, Kapitalist olmayan bir toplumun beyinlerini kapitalistleştiren, onlarda afrodizyak etkisi yaratan ve bunu yaparken de insanların haz dünyasını hedef alan ve bu yüzden bile Freud’u haklılaştıran Amerikan kültürüne aynı silahla cevap veriyor; sinemayla… Son dönemde Amerikanın Irak’ı özgürleştirme politikasına yakından şahit olduk. Oyun kartlarını altan, bildiği yerden dağıtmaya başlayan Amerikanın daha önceden yapmadığı bir şey değildi bu. Manderlay’da sanki bu dönemin bir özeti gibi. Güzel Grace’in gangster çetesiyle Manderlay’daki köleleri özgürleştirme girişimiyle karşılaştırdığımızda benzerliklerin bu kadar fazla olması şaşırtıcı değil.
Film başladığı ilk dakikalarda yönetmenin bir tespitiyle bizleri sarsıyor: “uygarlık ve demokrasi seksi değildir” Batının oryantalist bakışını, bundan daha iyi anlatacak sanırım başka bir söz yoktur. Doğu her zaman batını fantezi nesnesi olmuştur. Ya da bir insanın gülmesi üzerine yapılan oylamaya güldüğümüz dakikalarda kendimize şu soruyu soruyoruz: “demokrasi kadar insanın özgülüğünü kendi eliyle bu kadar sınırlandırdığı başka bir sistem var mı?” Cevaplamak istemeyenler bu hallüsilasyon dünyasında kendini özgür sanarak yaşamaya devam edecektir.
Köleliği seçen köleler… Kölenin olmadığı bir toplumda efendiden söz edilebilir mi? Hanımın kanunlarını kaleme alan wilhem adlı köle bu sorunun cevaplarını gerekçeleriyle veriyor bize. Köleliğin bir seçim olduğu düşüncesi, sistemin bir uzlaşma olduğu gerçeğiyle yüz yüze bırakıyor bizi. Ama kölelik gibi bir sistemin yaratıcısının köle olması, şu an ne yazık ki kapitalist düzenin işlemesindeki eski solcuların rolünün de olduğunu hatırlatıyor bize. İtaat etme ve menfaat durumlarının ne zaman gündeme geldiğine bir gönderme bu. Bir sistemi tersten okuyabilmek o sistemi üzerinde tahakküm kurabilme imkânı verir. Kapitalist düzeneği de en iyi okuyan, tabiî ki onu sorgulayan ve tartışanlardır ama bu okuma sizi iki kutuplu bir seçimle karşı karşıya bırakır. İçine dahil olmak, güce sahip olma, iktidar olma imkanı tanır ve ne yazık ki bir çok insanda gücün o vazgeçilmez doğasına kaptırır kendisini. Dışında kalmayı seçmek ise; her gün ihlal edilen, azınlığa düşen insan değerlerinin ve bu değerlere olan inancın kaybına şahit olmaktır. Ya da üçüncü bir yol olarak Manderlay’daki özgürleştirilmiş kölelerin seçimi… İtaat etmenin karşılı olarak efendiden şikâyetçi olma gibi bir ayrıcalığı kendine tanımak ve yediği yemek için teşekkür etmemek. Böylelikle tarihe, vahşetin o karanlık gölgesini yüzünde taşıyan azınlık olarak geçecek; demokrasi, eşitlik hümanizm gibi uydurma söylemlerin gündeme gelmesiyle insanlığın kendisinden utanmasına imkân verecektir. Bu nedenle bir köle, köle olmayı seçiyorsa; orda bir dakika durup düşünmeliyiz ve eğer bu kölenin seçimiyse bırakalım köle olarak kalsın. Kitle iletişim dünyasında yabancılaşmanın eşiğine gelen bizlerde eğer sorgulamayıp, her gün bu çarkın işlemesine, eylemsizliğimizle bile katkıda bulunuyorsak, bu seçimimizden dolayı bile düştüğümüz çukurda bıraksınlar da kalalım. Manderlay’da köleler Grace’in getirdiği demokrasi oyunuyla Grace’i efendileri olarak seçiyorlarsa bunun üstüne düşünmeliyiz. Kim köle? ya da Kim efendi? Kısacası özgür olmamak, özgür olmamayı seçmektir.
Serinin üçüncü filmi olan Washington’ u merakla bekliyoruz o zaman kadar herkesin bol sorgulayıp az uyumasını dilerim... Hepimize kolay gelsinJ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder